Arşivler

Hapisteki İki Asker

Mahsenli Ali Efendi Hazretlerinin talebelerinden birisi, sekerat haline gelmiş ama bir türlü vefat edemiyormuş. Uzunca bir süre geçmesine rağmen, ne iyileşen ne de vefat edebilen bu zatın durumunu, talebeleri Mahsenli Ali Efendi Hazretlerine bildirmişler. Mübarek, kendisine durum anlatılınca, “Söyleyin, ona ki, onun iki tane hapiste askeri var, eğer onları serbest bırakmazsa, Allah korusun, imansız gitmesi söz konusu ve de bu sebepten vefatı gerçekleşmiyor, ıztırap çekiyor” buyuruyorlar. Mahsenli Ali Efendi Hazretlerinin talebeleri, kendilerinin bu emri ve ikazını hasta olan talebesinin evine giderek, derhal kendisine iletiyorlar. Bunun üzerine, hasta olan derviş zat, hemen, yanında bulunanlara, evin şurasında bir kibrit kutusu var, onu buraya getirin, diyor. Kibrit kutusu getirilince de, içini açın, diyor. Oradakiler şaşırıyorlar, kibrit kutusunun içinden, yarısı olmayan bir buğday tanesi ile iki tane karınca çıkıyor. Sonra hasta olan ve ağlamaya başlayan talebe, orada bulunanlara, bu karıncaları yaklaşık 2 ay önce, bu kibrit kutusuna koyduğunu anlatıyor. Karıncaların 2 ayda buğday tanesinin sadece yarısını yedikleri ve kutudan 2 ay boyunca çıkamadıkları ve adeta 2 aydır hapiste oldukları anlaşılıyor.

Halinden pişman olan ve Allah’ın aciz yaratıklarına eziyet ettiği için kolay ve huzur içinde ruhunu teslim edemeyen zat, derhal yaptıklarından tövbe ediyor, Mahsenli Ali Efendi Hazretleri gibi bir zatın talebesi olduğu için de şükrediyor.

Bu olaya şahit olan herkes, Mahsenli Ali Efendi gibi zatı muhteremlerin nasıl olur da böyle küçük bir ayrıntıyı, bir kibrit kutusundaki 2 karıncadan dahi haberdar olabildiğini, her ne kadar ilme’l-yakin olarak bilseler de, ayne’l-yakin ve hakka’l-yakin olarak müşahede ediyorlar.

Allah’ın veli kulları, Allah’ın ledünni ilmine varis kılındıkları ve kendilerinin gören gözü, işiten kulağı ve tutan eli Allahû Teâlâ Hazretleri olduğu için, kendilerinden sürekli bu tür haller sadır olabiliyor. Bu ilim, bir sır, gönülden gönüle aktarılan, kaptan kaba dökülen bir nur olarak, Büyük kıyamet öncesine kadar, ehil ve layık gönüllere emanet edilecek, sonra da yeryüzünden kaldırılacaktır. Büyük Kıyamet de işte, bu ilimden mahrum kalmış ve iyiden iyiye azgınlaşmış, Allah’ı unutmuş insanlar üzerine kopacaktır. Allah o günlerin şiddetinden müminleri korusun!.

Reklamlar

Kabirdeki Kız

Muhammed Sıddık Haşimi Hazretleri, üstadı Mahsenli Ali Efendi Hazretleri ile bir gün yolculuk halinde yaşadıkları bir hatıralarını şöyle anlatmıştır:

Hocam ile birlikte bir yere gidiyorduk. Yolda bir yerde, bazı kabirlerin olduğu bir yere geldik. Hocam, oğlum burada biraz duralım, dedi. Sonra da bir kabrin başına gelip murakabe haline geçtiler. Murakabesi bitince, bana dönüp,Oğlum, bu kabir, 18 yaşında bir genç kıza ait. Bu kız Allah’a öyle güzel yaklaşmış ki, yerle gök arasında bir derece almış. Yeşil gözlü, değirmi yüzlü bir kız, çok feyizli ve veliyullahtan birisi.buyurdular. Bunları bana söylerken, çok duygululardı, kendileri de etkilenmiş ve genç yaşta vefat eden bu kıza karşı hislenmişlerdi.

Kendisine dua edip, oradan ayrıldık ve ben de bu kızcağızı hiçbir zaman unutmadım, sürekli kendisine teveccüh ettim ve teveccühünü bekledim. Birçok sohbetimde de kendisinden bahsettim, yâd ettim.

Kendisi bana, Yüce Allah’ın: “Benim gök kubbem altında yalnızca benim bildiğim velilerim vardır” sözünü hatırlatır. Bu nedenle, kimse kimseyi yargılamamalı ve hor görmemelidir. Kimse, karşısındakinin halini bilemez. Hiç tahmin etmediğimiz bir çocuk belki Allah’ın seçkini bir insandır. Genç bir insan da Allah’ın vazifeli bir mürşidi kâmili olabilir. Bize düşen samimi olarak yaşamak, herkesi kendimizden üstün görmek ve tüm insanları sevmektir, vesselam..

Hakkını Yolda Yedin

Yerköy’den bazı hemşehrilerimiz, birgün Mahsenli Ali Efendi Hazretleri’ni ziyaret etme niyet ve düşüncesiyle, bize geldi. Birlikte gitmeyi uygun bulup, hemen yola çıktık.

İçimizden bir arkadaşımız, elimiz boş gitmeyelim, ufak da olsa bir hediye alalım düşüncesiyle yolda bir kutu şeker aldı. Hep beraber Mahsen Köyü’ne doğru yol alıyorduk. Epeyce bir yolumuz olduğu için, canı çekmiş olacak ki, hediye olarak şeker alan arkadaşımız, bize dönüp yüzünde mahcup bir tebessüm ileYa, ben bu şekerden bir tane yiyeceğim, dayanamayacağım.dedi.

Biz de kendisineİstersen acele etme, aldığın hediyeye dokunma, küçük de olsa bu işin farkına varırlar ve sen de mahcup olursundedik. Ancak, o daYa olur mu, sadece bir tane şeker yiyeceğim, nasıl fark edecek ki, onlarca şekerin arasından bir tane eksildiğini?!.dedi. Neyse, Mahsen Köyü’ne ulaşıp, Ali Efendi Hazretlerinin evlerine geldiğimizde, evde muhterem hanımı bizi karşıladı. Sonra da bana,Sıddık evladım, Ali Efendi evde değil, geç gelecekdedi.

Biz bunun üzerine ne yapalım diye aramızda konuşmaya başlamıştık ki, Ali Efendi Hazretleri merkebin üzerinde avludan içeri girdiler. Hanımına dönerek, “Hanım hanım!. Biz ekmeği kulağımıza mı yiyoruz sanıyorsun? Bizi ziyarete evlatlarımız gelecek, bizi de bundan haberdar etmeyecekler?!, Öyle mi?dedi. Bunu söylerken yüzlerinde hafif bir tebessüm vardı. Sonra bizi evlerine aldılar. Hal hatır edip, sohbete başlamıştık ki, bu arada arkadaşımız almış olduğu şekeri Ali Efendi’ye takdim etti. Ali Efendi de şekeri bizlere bizzat kendi eliyle ikram etmeye başladılar. Hepimize tek tek ikram ettiler. Sadece yolda dayanamayıp bir tane şeker yiyen arkadaşımıza vermeyip, tebessüm ederek, eklediler:Evlat, sen hakkını yolda gelirken yedin!. O anda arkadaşımızın yüzünün hem hayretten hem de mahcubiyetinden dolayı değiştiğini hatırlıyorum.”

Allah dostu velilerin kalpleri sürekli ve yoğun olarak Rableri ile irtibatlı olduğundan, onlar, Allahü Teâlâ Hazretlerinin izni ve isteği ile keramet izhar edebilirler ki, bunun da mutlaka birçok hikmeti bulunmaktadır. Rabbimizin, netice itibariyle aciz bir kulunun bazı yaşanmış anları dahi anlaması mümkün olabiliyorsa, biz aciz insanların yaratıcısı olan, mutlak ilim ve kudret sahibi Allahü Azimüşşanın, kullarının yaptıklarına ve yaşantılarına vakıf olamaması düşünülemez.. Zira veli insana da, o bize göre imkânsız gibi görülen bilgi, Rabbi tarafından gelmiştir. İşte bundandır ki, insanoğlu yaptığı her şeyde Yüce Rabbinin kendisini sürekli görmekte olduğu şuuru ile hayatına devam etmelidir.

Şekerci Hoca

Mevlana Muhammed Sıddık Haşimi hazretleri, muhterem hocaları, Mahsenli Ali Efendi hazretlerinin bir kerametlerini de şöyle ifade etmişlerdir:

Bir gün mürşidim Mahsenli Ali Efendi hazretlerini ziyarete gitmiştim. Huzurlarında ve karşılarında oturduğum bir sırada, sessizlik halinde iken, aynı anda murakabeye vardık, rabıta-i kalb yaptık.

Rabıtaları bitince, kendileri bana dönerek Sıddık evladım, Şekerci Hoca senin arkanda namaz kılmıyor mu?diye sordular.

Ben de kendilerine, “Bilmiyorum efendim, kılıyorlardır herhalde, hiç fark etmedimşeklinde bir cevap verdim. Bu cevabım üzerine, bana, “Şekerci Hoca’ya söyle, senin arkanda namaz kılmamaya devam ederse, manevi ceza alacak!.buyurdular. Hocamın bahsettikleri, yöremizde “Şekerci Hocaolarak maruf zat, benim Arapça hocam olan Şemseddin Efendi’dir. Arapça’yı kendilerinden talim ettiğim Hocam Şemseddin Efendi ile bu konuşmadan sonraki bir günde Yerköy Ofis Camii’nde karşılaştık. Namaz bitiminde, Şekerci Hoca’ya, “Hocam, Mahsenli Ali Efendi’nin size selamları var. Bana, Sıddık’ın arkasında namaz kılmamaya devam ederse, manevi ceza alacakdiye söylememi buyurdular dedim. Şekerci Hoca, bu sözler üzerine, bir an için duraksadılar, sonra bana dönerek, mahcup bir eda ileÇok utandım kendimden, Sıddık Efendidedi. Sonra, “Ben de, gençlerin arkasında namaz kılınmaz diye aklımdan geçiriyordum, hakikaten Mahsenli Ali Efendi çok büyük bir zat.diye ilave ettiler. Sonra kucaklaştık, sarıldık, helalleştik ve ayrıldık.

Yukarıda aktarmaya çalıştığımız hatıradan anlaşılacağı üzere, Mevlana Muhammed Sıddık Haşimi hazretleri, mana aleminin büyüklerinden oldukları için, sahip olacakları maneviyat gençliklerinden beri kendilerini takip etmekteydi.

İşte Mahsenli Ali Efendi hazretleri de bu sırra vakıf olduklarından dolayı, Sıddık Efendi’nin etrafındaki kimselerin de Sıddık Efendiye bilmeden yapacakları saygısızlıklarından ötürü, manevi ceza almalarını istememişlerdir.

Evliya-ı kiramın büyüklerinden olan Şeyh Adiy bin Musafir Hakkari Hazretleri’nin< hayatlarındaki şu olay da anlatılan bu hatıra ile bir benzerlik taşımaktadır. Şöyle ki;

Şeyh Adiy bin Musafir Hakkâri hazretleri, annelerinin karnında iken, bir başka ifadeyle anneleri kendilerine gebe iken, bir gün, iki şeyh yolda giderken muhterem annelerini görüyorlar. Bu zatlardan birisi, diğerine, “şu hanımın karnındaki çocuk, bu asrın kutbu olacak, Allahû alem!.” diyor.

Bunun üzerine, annelerine doğru ilerleyerek, anne karnında olan Adiy bin Müsafir-i Hakkâri hazretlerine ikisi birden, ayrı ayrı “selamün aleyküm” diye selam veriyorlar.

Bu hadisenin üzerinden beş altı sene geçiyor. Yine bu iki zat, Adiy bin Müsafir-i Hakkâri hazretlerinin yaşadığı şehre geliyor. Kendisini, mahallede çocukların arasında onlarla oynarken görüyorlar. Arkadaşları arasında hemen keşfettikleri ve farklı olarak gördükleri Adiy bin Müsafir-i Hakkâri Hazretleri’nin yanına yaklaşıp “Selamün aleyküm” diyorlar. Adiy bin Müsafir-i Hakkâri hazretleri de, dört kere “Ve aleyküm selam” diyerek mukabelede bulunuyor.

Şeyhler, kendilerine neden dört kere selam aldıklarını sorunca, Adiy bin Müsafir-i Hakkâri Hazretleri, “Hz. İsa Mesih Ruhullah’tan utanmasaydım, aslında annemin karnında iken selamınıza karşılık verecektim” buyuruyor.

 

Kıbrıs Harbi

Kıbrıs Barış Harekâtının sonrasındaki aylarda idik. Bir gün, Yerköy’deki manifatura dükkânımda çalışmakta olduğum bir sırada, içeriye selam vererek birkaç kişi girdi. Gelenlerden sadece birisi yabancıydı, diğerleri ise ilçemizden tanıdık kişilerdi. İçlerinden birisi bana: “Hocam, bu kardeşimiz Mahsenli Ali Efendi Hazretlerini arıyordu. Kendilerini nasıl ziyaret edebileceğini çarşıda iken tesadüfen bize sordu. Bizim de aklımıza siz geldiniz ve kendisine, sizi isterseniz, Mahsenli Ali Efendi hazretlerinin halifeleri olan M. Sıddık Efendi’ye götürelim dedik. Ve hep birlikte bunun için size geldik”, dediler.

Bunun üzerine, üstadımızı ziyarete gelmiş olan o yabancı misafirimize,Hoş geldiniz, Efendimizi nasıl tanıdınız, nereden ziyarete geldinizdiye sordum. O genç de bana: “Hocam, ben pilot yüzbaşıyım. Kıbrıs Barış Harekâtına katıldım, aktif görev ifa ettim, çok şükür. Bildiğiniz üzere, en önemli vazifeyi deruhte eden kişilerden biri de biz pilotlardık. Olabildiğince kritik ve stratejik düşman mevzilerini bombalamaya çalışıyorduk. Jetlerle, hava üssünden kalkıp mevzileri vurduktan sonra, yakıt ve bomba ikmali yapmak için tekrar üsse dönüyor, sonra tekrar bombardımana devam ediyorduk. Yine bu günlerde, düşman mevzilerini vurup, mecburen dönmeye çalıştığım ve gerçekten çok sıkıntılı olduğum bir sırada, omzuma bir el dokundu ve bana: Evlat korkma, şu mevkileri bombala diye seslendi ve bana çok stratejik bazı yerleri işaret etti. Sonra da, Merak etme!, uçağın yakıtını ve gerekli bombaları biz tamamladık diye ilave etti. Ben tabii, o zatın işaret ettiği mevzileri bombaladım. Allah’ın izniyle hepsini de tam isabetle imha ettim. Gerçekten de büyük bir başarı sağlanmıştı.

Bu arada, neredeyse anlık sürede, bu zat, tekrar seslendi ve bana: Evlat, bana Mahsenli Ali Baba, derler… Benim yerim, Kırşehir’in Çiçekdağı İlçesi’ndedir. Beni ziyarete gel, seni bekliyorum dedi. Sonra da gözden kayboldu. Tabii ben bundan sonra şaşkınlık ve de sevinç içerisinde üssümüze indim. Meğer benim yaşadığım hallerin benzerlerini diğer pilot arkadaşlarım da yaşamışlar, zira üsse döndüğümde birçok kişi heyecan ve şaşkınlıkla benzer şeyler yaşadıklarını anlatıyorlardı. Neredeyse hepimiz aynı şeyleri yaşamışız. Yaşadıklarımızı birbirlerimizle paylaştık tabii. Başarımızı gerçekten de bu mübarek kişilere borçlu olduğumuzu ifade edeyim. İşte, bu sebeple, harekât ve de görevim bittikten sonra ilk işim buraya gelmek oldu, hocamdedi.

Yüzbaşı bunları anlatırken, ben kendime hakim olamamış ve ağlamaya başlamıştım. Yüzbaşı bana, “Neden ağlıyorsunuz, hocamdiye sordu. Ben de, “Nasıl ağlamayım ki, Efendim Mahsenli Ali Efendi Hazretleri, bundan 23 sene önce vefat etmiş ve Kutbu’l-aktablık derecesine ermiş bir velidir. Biz gayet iyi bilir ve şahid olurduk ki, yaşadıkları zamanda kendilerinden değişik kerametler zahir olurdu. Ama kendileri bunca yıl geçmesine rağmen vefatlarından sonra da manen bu ülkenin ayakta kalması, müminlerin zaferi için himmet edebilme imkânına kavuşturuluyorlar. İşte böyle büyük bir insanın talebesi olmak ve kendisine hizmet edebilmek nimetine nail olduğum için ziyadesiyle duygulandım.dedim. Sonra kucaklaştık, kahraman yüzbaşımız da orada bulunan diğerleri de tabii olarak gözyaşlarına hâkim olamadı, herkes ağlayıverdi. Sonra hep beraber Çiçekdağı’nın Mahsen Köyü’ne, üstadım Mahsenli Ali Efendi hazretlerinin türbesine, kendilerini ziyarete gittik. Hep birlikte, ziyaretimizi gerçekleştirdik, kendilerinin pak ruhlarına dua ettik ve feyz ve himmetlerine erişmek için Allahû Teâlâ hazretlerinden talepte bulunduk.”

Manevi Nefes

Bir gün, üstadım Mahsenli Ali Efendi Hazretleri, beni evlerine çağırdılar. Vakit kaybetmeden Mahsen Köyü’ne doğru yola çıktım. Akşam üzeri köye vardım ve kendilerinin hane-i saadetlerine misafir oldum. Huzurlarında bulunup kendilerinin bir süre sohbet ve muhabbetlerine nail oldum. Yatma vakti geldiğinde, Ali Efendi hanımına: “Hanım, yatakları hazırla, Sıddık’ın yatağı da yanımızda olsun, Sıddık bizim evladımızdırbuyurdu.

Ali Efendi Hazretleri’nin hanımları, muhterem annemiz, benim için de bir yer yatağı hazırladı. Efendim Ali Efendi Hazretleri, benim hemen yanı başımdaki yatağa uzanıp mübarek başlarını yastığa koydular. Ben de hemen uyumaya çalıştım.

Henüz uyumuştuk ve çok geçmemişti ki, bir sakal, göğsümden ağzıma doğru geliyor ve bir ses bana, Oğlum Sıddık, feyz aldiyordu. Bu nidayla uyanıp hemen etrafıma baktım. Ancak odada hiç kimse yoktu. Ali Efendi Hazretleri yatağında yatıyordu. Kendi kendimerüya gördüm galibadiyerek tekrar uyumaya başladım. Yine az bir zaman geçtikten sonra, aynı sesi duydum, aynı şekilde bir sakal, göğsümden ağzıma doğru geliyor ve Oğlum Sıddık, feyz al diyordu. Ancak etrafa baktığımda, oda içerisinde ne bir kimse ne de anormal bir durum vardı. Biraz heyecanlı ve kafam karışık olarak tekrar yatıp uyumaya çalıştım. Biraz sonra yine aynı şeyler üçüncü kez tekrarlandı. Ancak, bu sefer kalkıp etrafa baktığımda, Şeyhim Ali Efendi Hazretleri diz üstü oturmuş, Huesması çekiyordu. Bir anda yaşadığım olayı anlayarak, yerimden kalktım ve kendilerine dâhil oldum. Birlikte sabah namazına kadar zikir çektik. Zikre başladığımız andan bitimine kadar büyük manevi haller ve hissiyatlar yaşadık. Öyle ki, ağzımızdan çıkan her bir esmayı, bir melek gelip kapıyordu. Üç kanatlı, beş kanatlı ve yüz kanatlı melekler etrafımızda nurdan helezonlar çiziyor ve yerden Arş’a kadar uzanan bir köprü kuruyorlardı. Bu yaşananları Ali Efendi Hazretlerine zikrullahtan sonra sorduğumda, kendileri bana: “Evladım, bizlerin bedenleri nasıl maddi gıdalarla besleniyorsa, meleklerin gıdaları da maneviyattır, yani zikirdir. Beden bir maddedir, maddeyi madde ile beslersin çünkü onun gıdası ondadır. Ruh ise bir madde değildir, o bir cevherdir, bir mânâdır. Mânânın da gıdası zikirdir. Allahû Azimüşşan Hazretleri, Rad Suresi’nin 28. ayetinde Kalbler, ancak Allah’ı zikretmekle tatmin olur buyurmuştur. Tatmin olmuş bir kalb, Rabbi ile beraberdir. Bundan dolayı da Efendimiz Allah Resulü Aleyhisselam Hazretleri: “Şüphesiz aziz ve celil olan Allah, ben kulumun beni zannettiği gibiyim. Kulum beni anarken ben muhakkak onunla beraber bulunurum. Eğer o beni gönlünde gizlice zikrederse, ben de onu gönlümde zikrederim. Eğer o beni bir cemaat içinde zikrederse, ben de onu o cemaatten daha hayırlı bir cemaat içinde zikrederim. Kulum bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir arşın yaklaşırım. Kulum bana bir arşın yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak varırım. buyurdular.

Ya, işte Sıddık evladım. Zikir, tam olarak budur. Bugün ben Rabbime yakınlaştım desen, vallahi yalan olmaz.buyurdular.”

EVLİYANIN KALBİ FEYZ ÇEŞMESİDİR…

1940’lı yıllarda idik, Yerköy’de çarşıda bir manifatura dükkânımız vardı. Bir gün, Sivas’tan iki şeyh Efendi, Mahsenli Ali Efendi Hazretlerini ziyaret ve kendisine biat etmek için Yerköy’e gelmiş. Kendisini ziyarete geldiklerini söyleyince, ilçe halkından bazı kişiler de, benim Ali Efendi’nin talebesi olduğumu bildiklerinden dolayı Şeyh Efendileri dükkânımıza getirdiler. Kendilerini kabul edip hal-hatır ettikten sonra, Şeyh Efendiler bana, Mahsenli Ali Efendi’nin yanına nasıl gidebiliriz, diye sordular. Ben de, “Mahsen Köyü buraya oldukça uzaktır, Hocam Ali Efendi Hazretleri de Yerköy’e sadece ayda bir kere gelirlerdedim.

Biz kendileriyle otururken ve sohbetimiz devam ederken, Şeyhim Mahsenli Ali Efendi Hazretleri dükkânımızın önünde görünüverdi. İçeri girer girmez de, bana hitaben,Oğlum (Sıddık), misafirimiz gelse de mi, biz ayda bir geleceğiz?!.buyurarak, keramet izhar ettiler.

Biraz sohbet edildikten sonra, hocamın isteği üzerine, dükkânın arka kısmındaki odaya geçtik. Ali Efendi Hazretleri, yerde dizleri üstünde oturdular, Şeyh Efendilerden birisi de tam karşısına oturdu. Ali Efendi, karşısına oturmuş olan şeyhin alnını, mübarek alnına dayadı ve Evlatlar!. Evliyanın kalbi feyz çeşmesidir, o çeşmeden kalp testinizi doldurun, rabıta-ı kalb yapın!.buyurdu.

Birkaç saniye sonra, Mahsenli Ali Efendi Hazretleri, Allahdiye, adeta kükredi. Öyle ki, alnını alnına dayadığı o zat, sanki elektriğe tutulmuş gibi titremeye başladı. Bizler de o esnada gözlerimizi yumduk ve murakabe yapmaya başladık.

Murakabe halindeyken, büyük bir sahra üzerinde dördümüzün birlikte uçtuğunu gördüm. Hep birlikte, uçarak, büyük bir topluluğa doğru yaklaştığımızı, manevi bir meclise katılacağımızı anladım. İyice yaklaştığımızda gördüm ki, o mahşeri kalabalık içinde, Efendimiz Hz. Muhammed Aleyhisselam, Hz. Âdem Safiyullah, Hz. Nuh Neciyullah, Hz. İbrahim Halilullah, Hz. Musa Kelimullah, Hz. Davud Halifetullah, Hz. İsa Ruhullah ve diğer Peygamber Efendilerimiz, Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, İmam Zeynel Abidin, İmam Muhammed Bakır, İmam Cafer Sadık, İmam Musa Kazım, İmam Ali Rıza, İmam Muhammed Taki, İmam Ali Naki, İmam Hasan Askeri, İmam Muhammed Mehdi Aleyhisselam, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve diğer bütün Sahabe Efendilerimiz, Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretleri, Şah-ı Nakşibend Hazretleri, Seyyid Ahmed er- Rufai Hazretleri, Seyyid Ahmed-i Bedevi Hazretleri ve diğer tarikat pirleri ve silsile-i aliyedeki diğer veliler ile bütün peygamberler ve veliler bulunmaktaydı.

Biz bu kutsi topluluğa yaklaştığımız sırada, semadan bir nida işitildi, “Mahsenli Ali Efendi ve talebeleri geliyordenildi. Bu nidadan sonra Efendimiz Aleyhisselam ayağa kalktılar. Kendileri ayağa kalkınca, yanında bulunan diğer bütün büyüklerimiz de ayağa kalktılar. Ben bu manzarayı gördükten sonra bayılmışım, gerisini hatırlamıyorum. Uyandığımda diğer şeyhlerin de kendilerinden geçtiklerini ve hepimizin gözlerinin yaşlı olduğunu gördüm. Sonra üstadım Ali Efendi Hazretleri, manevi bir incelikle, bana hitap ederek: “Ya oğlum Sıddık! Biz, bize emanet edilenleri daha ilk gün, huzuruna vararak, bizzat Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam’a teslim ederizbuyurdular.”